Islak Hamburger Fobisi

Birçoğunuzun yüksek ihtimal severek yediği bir fast-food olur kendileri. Arkadaş ortamında da löp löp midelere götürülürken, benim tek bir lokma bile yiyemediğim bir zımbırtıdır. Ayrıca ıslak hamburger mi olur amk? Olsaydı zaten bu işin piri olanlar bunu hiç mi düşünmezdi? Bizim ne haddimize hamburgere yeni bir soluk getirmek. Her neyse bu kadar bok attıktan sonra, bu güzide Taksim sokak arası fast-food ürününe olan kinim, daha doğrusu takıntım nasıl başladı onu anlatayım…

İlk giriş yazımda sizlere, maddi açıdan pek parlak bir ailede büyümediğimi söylemiştim hatırlarsanız. Zaten bizim bu sitede düşündüğümüz mantık tam olarak buydu. İlk giren derdini öyle güzel anlatsın ki sonraki yazılarında, vay efendim niye böyle bir şey yapmış acaba diye okurlarınız düşünüp durmasın. Orada karakteri tanısın ve yaşanan olayları, buna göre değerlendirsin. Her neyse yıl 2005. O zamanlar kızlar ergenliğe girmiş, kendilerini kaşıyacak bir sap arıyordu. Aşk hikayeleri, kız yüzünden kavgaların ilk başladığı dönemler. Ne zaman ki bir kadın, hayata etkin adım atmak istiyor, işte tam o zamandan itibaren başımızdan bela gitmez oluyor. Halen de çekiyoruz işte kendilerini 🙂 Gerizekalı erkekler ise Kurtlar Vadisi’nin tüm ülke çapında izlenmesinin yarattığı etkiyle vatan kurtarma  telaşına giriyordu. İşte tam o nesilden birisi olarak, ben de bu vatanı kurtaracak bir argümana sahip olmalıydım ama ezelden beri meraklı bir çocuk olduğum için bunu büyüklerin söylediklerinden yola çıkarak değil, kendim öğrendiğim ve deneyimlediğim için yapmalıydım. İşte tam burada fakir bir ailenin çocuğu olarak, tabii ki ilk olarak sosyalizme yöneldim. Götü boklu, sen sosyalizmden ne anlarsın diyorsanız eğer, ilköğretimde Gorki’nin Ekmek İşçileri kitabıyla bu yola çıktığımı, beni buradan vuramayacağınızı şimdiden belirteyim. Sınıfsız bir dünya, o zamanlarda kulağa ne kadar hoş geliyordu anlatamam. İşte o zamanlar Deniz Gezmiş’leri araştırmaya, Şarkışla türküsünü dinlemeye, Nazım Hikmet okumaya, Zülfü Livaneli dinlemeye başlamıştık. Ülkücüler Mustafa Yıldızdoğan dinlerken, sen Zülfü Livaneli dinliyorsun. Şu elitliğe bakar mısın…

Daha sonra bu işin sadece kitaplardan ibaret olmadığını, bunu yaşayarak, bu toplumların içine girerek daha çok şey öğrenebileceğimizi düşündük. Bu hikayedeki suç ortağım Tamer’di. Herkesin bildiği meşhur bir Dev-Genç vardı. Hadi kalkıp gidelim, bunları bulalım, hem sohbet edelim hem üye olalım dedik. Aklımıza TKP’nin Beyoğlu İlçe Başkanlığı geldi. Büyükçekmece’den yola çıkıp İstiklal Caddesi’ne yol alacağız. Ulaşım şimdiki kadar kolay değil, metrobüs filan yok o sıralar. Her neyse caddeye geldik. Bakınıyoruz etrafa bulamıyoruz. Bir kaç esnafa sorduk kötü kötü baktılar, bilmiyoruz deyip başlarından savurdular. Tam ümidimizi kesmiştik ki Tamer’in bir sokak arasından geçerken kafasını yukarı kaldırmasıyla, orak-çekiçli tabelayı görmesi bir oldu. Bir yandan seviniyoruz ama bir yandan içimiz korkuyla kaplı. Binaya geldik, aşağıda iki tane adam oturuyor. Bunlardan birisi Murat isimli arkadaştı. Sorduk Dev-Genç’i arıyoruz, nerede biliyor musunuz diye. Tabi yıkanmaya hazır iki tane taze beyin, hemen sahiplendiler bizi. Dev-Genç orada değildi ama içeride dergi ve gazete işlerinin döndüğü, birbirinden acayip tiplerin bulunduğu bir ortam vardı. Hayatımda ilk kez böyle bir topluluk görüyordum. Yüksek ihtimal hepsi üniversite öğrencisi, bir çoğu da zengin çocuklardı bunlar. Ama içlerinden bir ablamıza aşık olmadım dersem yalan olur. Özür dilerim asenalar, komünist ablalar sizden hep daha güzel. Velhasıl biz ortamın şokunu atlatamamışken, Murat ve adını hatırlamadığım bir arkadaş bizimle sohbete başladılar. Diğer eleman hiç hafızamda değil gerçekten. Ama bu Murat, öğretmen bir ailenin matematik öğretmenliği okuyan bir çocuğuydu. Deniz Gezmiş’lerin aslında komünist olmadığını, Türkiye’ye asıl komünizmin 1970’ler sonrası geldiğini anlatıyordu. Evet aslında bu konuda benim de aklımda oluşan fikir bu yönde. Deniz Gezmiş, sosyalist bir rejim devrimcisi değil, Kemalizm ile sosyalist demokrasi arasında fikirleri gidip gelen CHP’liler gibi bir karakterdi. Kemalizmin, asla bir sol görüş olmadığını burada idrak etmekte fayda var. Belki başka bir yazıda, elimden geldiğince bunu da anlatmaya çalışırım. Konumuza dönecek olursak, biz sohbete devam ediyoruz. Sonra acıktınız mı diye sordular bize. Biz de o yoldan sonra, üstüne sohbetle vakit geçince acıkmıştık tabii. Ama ortada bir sıkıntı vardı. Cebimizde pek paramız yoktu. Derken bu Murat, ıslak hamburger seversiniz değil mi yiyelim birlikte dedi. Dedik ulan o ne? Bizim beyinler yandı. Hamburger bile lüks bize, bir de ıslağı mı çıkmış bu meredin. Gittik bir mekana, kaç tane yersiniz dedi. Baktık fiyata 2 lira diyor. Zaten ancak ona yeterdi param. Bir tane söyledim. Emin misin, doyacak mısın bir taneyle dedi? Dedim gidene kadar tok tutsun yeter. Sonra çıkardı parayı kendisi ödedi. Orada dedim ki ulan kafama sıçayım, keşke bir tane daha söyleseydim, nasıl doyarım ben bununla. Ama yüksek ihtimal bu düşünce, hayatımdaki en aptalca düşünce olurmuş. Abi ben o ıslak hamburgerden bir dilim ısırdım. İnan ki hayatımda yediğim en saçma şey oydu. Ben zaten genel olarak soğuk şeyleri seven bir insan değilim. Bu hem soğuk hem de ıslak. Hayatımda bir yiyecekten ancak bu kadar nefret edebilirdim. Kusuyordum az kalsın, yiyemedim. Ayıp oldu diye utanıyoruz bir yandan, yemediğimiz için.

Sonra bunlar beyin yıkama operasyonuna başlayınca, hamburger mevzusu kapandı. Başladılar işte yok efendim halkların kardeşliği, vay efendim PKK aslında terörist değil, onlar sadece özgürlük mücadelesi veren gerillalar, vay efendim AKP neyse CHP’de o, yok Marx, yok Lenin filan filan derken bizim beyin yandı. Yandı derken ampul çaktı. Hmm dedik, demek ki öyle kitaplarda okunduğunu gibi, şarkılarda dinlendiği gibi değilmiş bu iş. Üniversitede iki eline gitar alıp çavbella söyleyip, kendilerini komünist sanan arkadaşlara bir sözüm var. Şov yapmayın, gidin gerçekten bu iş neymiş, siyasi anlamda, sosyal-kültürel anlamda tam anlamıyla neymiş öğrenin. Kafanıza yatıyorsa hayırlı olsun, mis gibi bir komünist oldunuz. Bu fikir bir devrim içeriyor, bir mücadele içeriyor. Zülfü Livaneli şarkılarını dinlemekten çok öte bir mevzu bu. Gidin olayı iyice idrak edin.

Benim aklıma hiç yatmadı ve uzaklaştım bu düşünceden ama bir boşlukta kalamazdım. Çünkü kendimi önemsiz hissederdim. Bu ülke için bir fikre, bu ülkenin yüceltilmesi için verilecek mücadeleye katkıda bulunmalıydım. Tam burada ne mi yaptım? Kuruyemişçiye giden müşteri gibi, “hocam biraz bundan, biraz da şundan ver” dedim.  Sosyalist ekonomi ile milliyetçiliğin harmanlandığı düşünceye yöneldim. Nasyonal sosyalizm…

İlk duyulduğunda kulağa ne kadar korkunç geldiğinin farkındayım. Hitler’in bu siyasi görüşün bir temsilcisi olduğu ve milyonlarca insanı nasıl katlettiğini anımsadınız belki de hemen ama orada bir durun bakalım. Evet Hitler’in Kavgam kitabını okudum. Alman Nazi devleti ile alakalı çok şey okudum. İkinci Dünya Savaşı ile sayısız araştırma yaptım. O kadar COD 2 oynadık lan boru mu? Sonuç: Bu siyasi düşüncenin aslında doğru olduğuna ama yanlış insanların ellerinde harmanlandığından dolayı aşırı ön yargıya sahip olduğunu gördüm. Halbuki bu günün Almanya’sını oluşturan tüm köklerin, nasyonal sosyalist dönemde atıldığını görmekte fayda var. O binmek için can attığınız VW(Volks wagen yani halkın aracı)’nin kurucusu da Hitler’di. Günümüz Almanya’sı aslında incelendiğinde halen bu ülkede nasyonal sosyalizm izleri derin şekilde görülür. Almanlar hem milliyetçilikten ödün vermezler hem de insanlara ciddi anlamda sosyal bir devlet sunarlar. İşte benim Türkiye için istediğim, tam olarak günümüz Almanya’sının nasyonal sosyalizmidir. Sonuç olarak ne mi oldu? Geçerliliği olmayan, taraftarı bulunmayan bir yapı içerisinde olmayı kimse istemez. Buna bir örnek verelim. Fenerbahçe her sene şampiyonluğa oynarken, benim memleketim Düzce diye üçüncü lige yükselmeyi bile başarı gören Düzcespor’u tutmam gibi bir şey. Çok anlamsız bir şey yani. Dolayısıyla, bu fikirler de benim aklımda erozyona uğradı.

Birkaç yıl sonra zaten ergenlik süreci başladı. O yıllarda beynin oda noktası bu tür işler olmuyor. Kendini sadece başka alanlarda aktif kullandırmak istiyor. Siyasetmiş, bilmem neymiş çok ta şey olmuyor yani. Zaten biraz da böyle olmalı gençler. Hayatınızı tamamen farklı konulara yorarak, hayatınızın en güzel yıllarını sakın ola ki kaçırmayın. Geriye dönüp baktığınızda, hayatınızın en mutlu zamanlarının lise dönemi olduğunu anlayacaksınız. Umarım benimki gibi geç olmaz bunu anlamanız. Keşke daha fazla yaşayabilseydim, keşke daha çok şey yapsaydım demezsiniz…

Lise sonrası dönemde ise aslında çok fazla şey değişmedi. Merakım yine beni esir almıştı. Çok fazla detaya girmeden söylemek gerekirse, Türkiye’de var olan her siyasi anlayışı araştırdım ve aralarında bulundum. Neyin ne olduğunu anlamaya çalıştım. Ama gördüm ki hiçbir görüş beni yansıtmıyor. Benim fikirlerimi kalıba sokamıyor. Çünkü birisinin, bir konudaki görüşünü savunuyorum, başka konudaki görüşü bana ters geliyor. Bir türlü orta yolu bulamıyorum. Derken artık düşündüklerime bir isim koymamaya karar verdim. Benim için sadece doğru ve yanlış kaldı. Olabildiğince tarafsız bakmaya, olabildiğince geniş çerçeveden bakmaya çalıştım hep. Emin olun en doğrusu bu. Dünya değişiyor ve var olan siyasi sistemler, günümüze hitap etmiyor. Size de tavsiyem, ülkede ve dünyada ne oluyor ne bitiyor öğrenin. At gözlüğüyle de bakmayın, ya banane kafasıyla çok geniş de bakmayın. Sadece bu ülke için, ben ne yapabilirim diyerek kendinizi geliştirmeye bakın. Okuyun ve araştırın, onlar her ne kadar siz okumayın diye çabalasa bile okuyun. Yasaklı diye Wikipedia’ya girmemezlik etmeyin. Porno izlerken verdiğiniz çabayı, biraz da bilgiye ulaşmak için verin. Hadi iyi çavuş tokatlamalar, kalın sağlıcakla…