Zengin Adamın Yoksul Hayatı

Hayatımdan bir an olsun eksik olmayan huzursuzluk, nereye gitsem beni bulmayı başarıyor. Hafta sonu izin günümde iş yerinden arkadaşımla Büyükada’ya gittim. Tüm günü adayı gezerek geçirdikten sonra akşamüstü Aya Yorgi Kilisesi’nin olduğu tepeye çıktık. Kilisenin etrafına ip sarılan ve çevresindeki ağaçlara peçeteler bağlanan arnavut kaldırımlı yolunda kurban edilmek üzere kutsal alana götürülen hayvan gibi yürüyorduk. Renksiz yüzümü kurtarmak için bir şeyler yemeliydim. Kilisenin hemen yanındaki Yücetepe Kır Gazinosu’na doğru yürüdük. Ortamda bir şeyler olacağını hissettiren hava dolaşıyordu.

Tepenin çirkin İstanbul’u gören tarafında boş masa bulup hemen oturduk. Aklıma adaya gelmeden önce mekanın self servis çalıştığı geldi. Çantalarımızı masaya bırakıp sipariş vermek için gittik. Sipariş verilen yere geldiğimizde önümüzde sadece yaşlı bir adam vardı. Köfte, patates, iki adet paçanga böreği ve bira siparişi verdiğinde biraz şaşırdım. Etrafa baktığımda yalnız olduğunu anladım fakat inanılmaz derecede bir sohbet arzusu vardı. Kasada ödemeyi alan çalışana “Eskiden buraya eşimle gelirdim, kaybettik. Artık tek başıma dolaşıyorum, hiçbir anlamı yok.” dedi. Ben de sohbetine icabet ederek “Başınız sağ olsun, yalnızlık çok zor.” Dedim yalnızlığı yıllardır yaşayan biri olarak. Ödemesini yaptıktan sonra gitti ve biz de kendi aramızda yaşaması güç bir vaziyette olduğundan dem vurduk. Siparişi verirken gayri ihtiyarı sol taraftaki masalara, çantalarımın olduğu masaya gözüm ilişti. Belki de sürekli eşyalarımın çalınma korkusu yaşadığım içindi. Oraya doğru bakar bakmaz yaşlı adamın bizim masanın önünde beklediğini ve sağa sola baktığını gördüm. Ne oturuyordu, ne de gidiyordu. Arkadaşım “Gidip bir baksana, isterse bizimle oturabilir.” dedi. Ben de sanki birini saatlerce bekletmişim mahcubiyetiyle son hızda koştum. “Buraya biz oturuyoruz da isterseniz beraber oturabiliriz, sorun yok” dediğimde yaşlı adam “Tabii oturacağım, sizden önce ben oturuyordum. Sipariş vermeye kalkmıştım” dedi ve gülüştük. Arkadaşım da siparişi verip ödeme yapıp masaya geldi. Bizi kendine yakın gören adam içini dökmeye başladı.

Yakın zamanda kaybettiği karısından bahsediyordu. Karısını o kadar çok seviyordu ki onu anlatırken gözleri dolmadan konuşamadı. Emirgan taraflarında yalıda yaşayan zengin bir ailenin çocuğu olarak büyümüş. Okulunu bitirdikten sonra babasıyla birlikte çalışırken İzmir’de bir iş seyahatinde gördüğü kadını aklından çıkaramamış ve İstanbul’a döner dönmez bin bir çabayla gördüğü kadını bulmuş. Babasına gördüğü ve ilk görüşte âşık olduğu kadından bahsettiğinde beklediği tepkiyi alamamış çünkü babasının onu başka bir ticaretçinin kızıyla evlendirme planı olduğunu öğrenmiş. Buna şiddetle karşı çıksa da babası eğer onun istediğiyle evlenmezse evlatlıktan reddedeceğini açık dille belirtmiş. O da yalıyı, zenginliği bırakıp ailesine rest çekip âşık olduğu kadınla evlenmiş. Kadın da onu ilk görüşte sevmiş ve birbirlerine öyle âşık olmuşlar ki adam bu aşkın verdiği güçle sıfırdan kendine imparatorluk kurmuş. Hâlihazırda lojistik sektöründe gemi taşımacılığı şirketi, Beşiktaş’ın ortasında evi ve ofisi, birçok yerde yazlığı var. Tek çocukları yurt dışında yaşıyor ve torunu da aynı şekilde yurt dışında doğum büyümüş. Tanımadığı ünlü, tanımadığı siyasetçi yok. Bütün bu güzel hayatı yaşarken şuana kadar en sevdiği varlığı kaybeden adam, yaşamayı sorgular hale gelmiş.

Açıkçası anlattıklarını dinlerken Kafka’nın Dönüşüm kitabındaki Gregor Samsa’nın koca bir böceğe dönüşünce kendimi kimseye göstermek istemez, değersiz ve sevilmemiş, üstüne kimsenin görmek dahi istemediği, hiç görülmemiş ve duyulmamış gibi hissediyordum. Arkadaşım da ben de ezilip büzülüyorduk. Söylediği iki paçanga böreğinden sadece birini yedi. Sanıyorum ki diğerini de karısı yiyordu, uzunca baktı ve bize uzatarak almamızı istedi. Biz de adamı kırmadan aldık fakat ne böreğin ne de yediğimiz yemeğin tadı kalmıştı. Kendimizi adada özel yapılan Prinkipos şarabına gömmüştük. Arkadaşım bardağı doldurdukça kafasına dikiyor ve yerdeki çimlere bakıyor, bense bardaktan yudum alırken adamın dolu gözlerine bakıyordum. Güneş aşağıya doğru süzülürken, rüzgâr arttı ve adam esen yelden bile sert şeyleri söylemeye başladı.

Karısını 3 yıl 3 ay önce kaybettiğini, onun vefatından sonra eve sadece yatmaya girebildiğini, hafta içi akşam onlara kadar çalıştığını, hafta sonları karısıyla gittiği neresi varsa oraya tekrar gittiğini, bugün adadayken yarın Poyrazköy’de olacağını ve önümüzdeki hafta başka yerlere gideceğini anlatıyordu. Gittiği yerlerin tek ortak noktası karısıyla gitmiş olmasaydı ve hala onunla gidiyordu. Hayalinde karısı ölmemişti ve geçmişi tekrar tekrar yaşıyordu. Maddi olarak her ne kadar dünyaları alacak parası olan zengin bir iş adamı olsa da dünyada en sevdiği karısını kaybettiğinde hayatı yoksullaşmıştı. Zengin adamın yoksul hayatında karısından başka detaya gerek yoktu.

Yazın Akyaka’dan tatile başlayacağımı söylediğimde “Onun da en büyük hayaliydi Akyaka’da bir yazlık almak. Yazlık alamadık ama bu yaz yine gideceğiz.” dedi. Sanki hiç ölmemiş gibi bahsetmesi boğazımı düğümlüyordu. Bir insan, başka birini nasıl bu kadar sevebilirdi? Bu sevgi nasıl karşılıklı olabilirdi? Hayatımda sevdiğim biri tarafından hiç sevilmediğim gerçeği ve beni gerçekten seven birinin bugüne kadar çıkmayışı yüzüme öyle çarpıyordu ki ne içtiğim içki bunu unutturabiliyordu ne de dış sesler. Karşımdaki adam elli yılın sonunda sevdiği karısını kaybettikten sonra onunla yaşadığı hatıraları tekrar canlandırmak maksadıyla gittikleri her yere tekrar gidiyordu. Bense daha tanımadığım, tanışmadığım ama beni sevecek birinin hayaliyle geziyordum. Resmen gittiğim o kadar ülkeye, güneşi doğurduğum ve batırdığım onca şehre gitme amacım ne kadar da komikti! İlerde biriyle tanışacağım, beni sevecek, ilk defa sevileceğim ve ben de sevdiğim kişiyle aşkı yaşayabileceğim tüm mekânları, tüm şehirleri, tüm saklı koyları ve tepeleri bilecektim.

Yaşlı adamla konuşurken vaktin nasıl geçtiğini ve ne kadar içtiğimizi hiç anlamamışız. Son vapurun kalkmasına yarım saat varken müsaade istedik ve orayı tam anlamıyla koşar adım terk ettik. Son aylarda hiç temposu eksilmeyen iş hayatımda yalnızca ailemi ve aynı bölümde çalıştığım arkadaşlarımı görüyordum. Tamamen monoton hayatta kendimi hislere kapatmışken bu adamla karşılaşmam ve hayat hikâyesini dinlememin tesiri bende büyük oldu. Hala arada aklıma geliyor ve kendime gelemiyorum. Elli yıllık aşk ve sonunda geçmişi tekrar yaşamakla, hiç yaşanmamış bir aşkı hayal ederek amaçsızca savrulmak arasında büyük fark vardı. Her yönden yoksul olan şahsımın, gönlü derin aşk yaşamış adamın karşısında böcek gibi hissetmesi kaçınılmazdı.

Gel zaman git zaman nasıl vapura bindim, nasıl eve geldim hatırlamazken aklımda adamın anlattığı her ufak detayın kalması da o günün bir cilvesi olsa gerekti. Sevilmemiş birinden daha fakir, sevilmiş birinden daha zengin kimse yoktur. Yaşam çizgisinin bir kısmında bile başkasıyla birlikte yürümemiş olmak, israftan başka bir şey değil.