Ötekileşme ve Kürk Mantolu Madonna

Sabahattin Ali’nin kendi yaşamındaki pasajları da dolaylı olarak içinde bulunduran modern zamanın en popüler kitapları arasında yer alan Kürk Mantolu Madonna’dan bahsedeceğim. Yazarın hayat çizgisinde deneyimlediği “kendini ait hissetmeme” olarak bilinen ötekileşmeyi en temel şekilde görebiliyoruz. Bunu söylüyorum zira kendisi açıklamalarında bunu çekinmeden söylemiştir.

Kitapta olayları bize anlatan Rasim karakteri ile giriş yapılmaktadır. İş aramakta olan bir genç, şans eseri eski bir arkadaşıyla karşılaşır ve arkadaşı ona iş verir. İşyerinde Raif Efendi ile tanışıp aynı odada çalışan Rasim, günün birinde Raif Efendi’nin ağır şekilde hastalanmasıyla yapılacak işleri onun evine götürür. Gayri ihtiyari eşyalar arasında bir defter dikkatini çeker. Rasim Efendi’nin sobada yakılmasını istediği defteri bin bir ısrarla alır ve okumaya başlar.

Kitabın ikinci kısmını, anlatıcının defteri okuması oluşturmaktadır. Yani benim kendimi okuyormuş gibi hissedeceğim satırlara giriş yaparız. Çocukluğunu ürkek geçiren Raif Efendi, kimseyle iletişim kuramadığı için vaktini kitap okuyarak ve resim yaparak geçirmektedir. Yetişkin hayatına geçiş yapacağı esnada babası tarafından Almanya’ya sabunculuk öğrenmeye gönderilir. Kendini sabunculuk işine hiç yakın görmeyen Raif Efendi ise zamanının çoğunu Berlin’deki müzeleri ve resim galerilerini gezmekle değerlendirir. Bir gün, keşfettiği Kürk Mantolu Madonna tablosunun karşısında yaşadığı coşkuyu saklayamaz. Her gün tabloyu incelemek ve tekrar hayran kalmak için aynı galeriye gider. Tablonun sahibi ve kendini resmeden Maria Puder ile nihayetinde tanışır ve karşılıklı bir aşk vuku bulur. Noel zamanında ikili birlikte olur, devamında geçen sürede Maria Puder şiddetli biçimde hastalanır. Yanı başından ayrılmayan Raif Efendi, beklemediği zamansız bir mektup alır. Mektupta babasının öldüğü yazmaktadır. Büyük bir çelişki yaşamakta olan Raif Efendi, gidip gitmemekte yaşadığı ikilemi bize de yaşatır. Gerçekçi yaklaşımla oluşturulan dünyada Raif Efendi, elbette ki Türkiye’ye döner. Aradan yıllar geçtikten sonra Maria Puder’den mektuplarına cevap alamayınca evlenir ve çocukları olur. Bir gün Ankara’da dolaşırken tren garında, Almanya’dayken pansiyonunda kaldığı Maria Puder’in akrabasıyla karşılaşır. Birkaç üstü kapalı konuşma sonrasında kadın, Maria Puder’in hastalandığını fakat hasta olsa da karnındaki çocuğu doğurduğunu ve babasının da bir Türk olduğunu söyler. Kafasında çocuğun kendisine ait olduğunu anlayan Raif Efendi, kızına bakar. Bütün yılları geride bırakıp geçmişe götüren o an tren hareket eder ve Raif Efendi bu vaziyeti kaldıramayıp deftere tüm yaşadıklarını karalamaya başlar. Raif Efendi’nin neden öyle bir adam olduğunu idrak eden anlatıcı Rasim, defteri vermek için gittiğinde Raif Efendi’nin öldüğü söylenir.

“Küçüklüğümden beri saadeti israf etmekten korkar, bir kısmını ilerisi için saklamak isterdim… Bu hal gerçi birçok fırsatları kaçırmama sebep olurdu, fakat fazlasını isteyerek talihimi ürkütmekten her zaman çekinirdim.”

İlk ve orta öğrenimim boyunca Dostoyevski, Tolstoy ve Gorki gibi yazarların kitaplarıyla büyümüş olsam da Sabahattin Ali’nin eserlerini okumam epey geç oldu. Mamafih kendimi yetiştirdiğim onca yıl arasında tek bir dönem olmadı ki popüler olan eserlere yöneleyim. İşte üniversitede başlangıç yıllarım herkesin kahve eşliğinde kitabın fotoğrafını sosyal medyada paylaştığı o meşhur döneme denk geldi. Gerçekten değeri olan eserleri, onu anlamadıkları halde hızlıca tüketen ve başka bir tüketim öğesine geçen insanlardan tam anlamıyla nefret ediyorum. Tarlalar arası uçup ekinleri yiyen çekirgeler gibi. Kitabı okumamı sağlayan kuzenim Esat, tesirinden kurtulamadığını sıkça dile getirdiği için şiddetli tavsiyeleri sonucunda okumuş oldum.

Popüler olarak tüketim malzemesi yapılmış olsa da eserin değerinin yüksek olduğunu okuyunca anladım. Çocukluğu ürkek geçen, gençliğinde kendini okuduğu okula ve arkadaş çevresindeki pozisyona ait hissetmeyen biri için etkileyiciydi. Raif Efendi nasıl Maria Puder’in tablosunu keşfedip günlerce onu seyrettiyse ben de içimde kendime dahi itiraf etmekte zorlandığım kişiyi severken öyle seyrediyorum. Maria’nın Raif’e fazla değer vermemesi, kendinden bir şey beklememesini sürekli ifade etmesi yaşadıklarımla örtüştükçe gözlerim açılıyordu.

“Bir kadının bize her şeyini verdiğini zannettiğimiz anda onun hakikatte bize hiçbir şey vermemiş olduğunu görmek, bize en yakın olduğunu sandığımız sırada bizden, bütün mesafelerin ötesindeymiş kadar uzak bulunduğunu kabule mecbur olmak acı bir şey.”

Aynı yatakta yattığımız halde aramızdaki tek yakınlığın fiziksel olduğunu ve yüzlerce kilometre hiçbir şekilde bir araya gelemeyecek kadar uzak kafalarda olduğumuzu kabullenmek benim için çok acıydı. Birkaç dostumun yanı hariç kendimi hiçbir sosyal ortamda olduğum kişi gibi ifade edemediğimden dolayı toplumdan ötekileştim. Yaptığım onca seyahat sonucunda ait olduğum bir yer kavramı bana çok uzak gelmeye başladı. Şahsen düşündüğümde insanın kendisine, arkadaşlarına, sosyal ortamına ve toplumun tamamına ötekileşmesi uzun bir süreç ve bu gerçekleştiğinde kendini sanata verdiği yadsınamaz bir gerçek haline geliyor. Tabi birine veyahut bir şeye karşı duyduğumuz aşk yoksa kalabalıklarda dikkat çekmeyen, hayaletvari bir yaşama adapte olan hayatı kayıp insanlara dönüşüyoruz.

Birey, bir varlığa karşı duyduğu aşkı yaşadığında tüm benliğiyle kendini sanata adadığında ortaya çıkan eserler eşsiz olmaktadır. Aşk bittiğinde ortaya çıkan yıkım, bireyin kendini buhrana sokmasına ve topluma, hayata öfke duymasına sebep olur. Öfkeyi aktarma kanalı herkes için farklı olmuştur. İşte ben bu aşamaya gelmiş biri olarak kanal olarak yazmayı seçtim. Yazdıklarım arasında yaşayabilir ve hayallerimi satırlar arasında gerçekleştirebilirim. İçimizde kopan fırtınaları en doğru şekilde aktarmamız için yazmak elzemdir.

Bu kitabın bendeki en keskin hatırası Çengelköy’de gittiğim Müzelik isimli kafede yaşadığımdır. Sıcağın yavaşça hissedildiği bahar günlerinden birinde sevdiğim ve beni sevdiğini/seveceğini düşündüğüm kişiyle vakit geçirmek için buluştum. Tarihi Çınaraltı Çay Bahçesi’nde çaylarımızı yudumlayıp boğazın dalgalı sularına ve ince rüzgâra kendimizi bırakmıştık. Beraberinde tarihi semtin ara sokaklarında turlarken gözlerimizi küçük aralıklardan sızan güneşten koruyorduk. Küçük detaylardan mutlu olup, basit olaylardan zevk aldığımız günün sonunda önceden planladığımız Müzelik Kafe’ye oturduk. Sipariş vermek için menü geldiğinde içimi kıpır kıpır yapan şeyi gördüm. Koskoca bir defterin ilk on sayfasında menü yazıyor, diğer boş sayfalarda ise gelen kişilerin hatıra niyetine bıraktığı şiirler. Üstümde etki bırakan bir detay oldu. İşte o esnada Sabahattin Ali’nin “Günün birinde ya çıldıracağız, ya da dünyaya hakim olacağız. Şimdilik bir rakı parası bulmaya çalışalım ve parlak istikbalizin şerefine birkaç kadeh içelim.” sözünü deftere yazıp imzalarımızı attık. Hala arada o günü hatırlayıp iç çekerim. Tek bir saniye içinde aklıma Raif Efendi ve Maria Puder tüm kitabı tekrar yaşatmıştı. Normalde hiçbir hissiyat içermeyecek işleri sevdiğimiz biriyle gerçekleştirdiğimizde nasıl olur da bu kadar anlam yükleriz ve nasıl olur da hafızamızda sildiğimiz onca hatıraya rağmen bunlar kuvvetli şekilde tutunur, anlayamam.

“Bu hareketsizliğin, korkuya dayanan bu tereddüdün daha zararlı olduğunu, insan münasebetlerinde bir noktada taş kesilmiş gibi kalınamayacağını, ileriye atılmayan her adımın insanı geriye götürdüğünü ve yaklaştırmayan anların muhakkak uzaklaştırdığını karanlık bir şekilde seziyor ve içimde sessizce yanan, fakat günden güne büyüyen bir endişenin yer etmeye başladığını hissediyordum. “

Kayıp çocukların oluşturduğu yığınlar, potansiyel sanat akımı gerçekleştirebilecek kadar yoğundur fakat bunu sağlayabilecek tıynette insanlar pek azdır. Topluma ve çevresine karşı ötekileşen bireyin yapması gereken en gerekli fiil yazmak veya türevlerini yaparak öfkesini, içindekileri dışa vurmasıdır. İşte bu yazı örneğiyle de Sabahattin Ali’nin kendini topluma nasıl uzak gördüğünün en güçlü eseri olan Kürk Mantolu Madonna kitabını da görmüş olduk.