Dış mı güçler?

Bu yazımda şu sıralar çok konuşulan bir konuyu ele almak istedim. Konu hakkındaki fikirlerim ve anlatma kabiliyetim yettiğince. Malumunuz ülkemizde her geçen gün yabancı para birimlerinde kur, sürekli kendi rekorunu kırmakta. Dolar ve Avro’yu sık sık duysak bile aslında bir çok para birimine karşı Türk Lirası’nın değer kaybedişini izliyoruz. Finansal açıdan bunun birçok nedeni var. Bu konuda, ekonomi uzmanları açıklamalar yapıyor. Bir neden arıyorsanız eğer, sizlere en doğruyu bilgiyi onlar verecektir. Benim bu yazımda bahsedeceğim konu ise, ekonomimizle alakalı bazı söylemler. Mesela bunlardan en çok duyduğunuz, bir kesim tarafından ortaya atılan, “dış güçler ekonomimize müdahale ediyor ve Türkiye’nin büyümesine karşı operasyon çekiyorlar” söylemi. Dış güçler, gerçekten bizim ekonomimizi yıkmak için çabalıyorlar mı?

En temel olarak ekonomik sistemler hakkında kısaca bilgi vererek başlayalım. Dünya üzerinde en çok kabul gören, üç ekonomik model vardır. Sosyalist ekonomi, kapitalist ekonomi ve karma ekonomik düzen. Bunlar hakkında hepinizin bir bilgisi olacağını düşündüğümden, sizleri cahil görüp Orhan Pamuk’un yazılarında her cümlesini ayrıntılara kadar açıkladığı gibi anlatmayacağım. O yüzden direkt olarak işin bizi bağlayan kısmına geçiyorum. Türkiye Cumhuriyeti, ilk kurulduğu yıllarda savaşın çökerttiği bir ekonomiye sahipti. Hızlı bir kalkınma hareketiyle, küllerinden yeniden doğması zorunlu bir durumdu. Gazi Atatürk, bu kalkınmayı desteklemek için Türkiye’de karma ekonomik düzeni kurdu. Bir yandan devlete ait işletmeler kuruyor, bir yandan özel yatırımcıyı güçlendiriyordu. Bu ekonomik sistemle başlatılan kalkınma hareketi ise çok başarılı sonuçlar verdi. Bu düzen 2002’de Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidara gelişine kadar devam etti. Aradaki yıllarda yaşanan darbeler, kaos ortamı sebebiyle Türk ekonomisi, bir türlü batı seviyesine ulaşmayı başaramadı. En son 1999 depreminin verdiği yükü kaldıramadı ve 2001’de çöküşe sürüklendi. 2002 seçimlerinde iktidara gelen Akp, ekonomi konusunda geçmişe göre daha farklı görüşlere sahipti. Türkiye’de artık kapitalistler iktidardaydı. Ekonominin, sadece yerli özel sektör ve dış yatırımla yürümesi düşüncesiyle hareket ettiler. İlk zamanlarda, ülke içerisindeki refah ortamı ve Türkiye’ye çok fazla bela olmayacak dış meselelerin yokluğu buna katkı sağladı. Koalisyonsuz bir şekilde hükümeti rahatlıkla kurabilme istikrarı, kaliteli olmasa da eğitimli bir genç nüfus, Avrupa’ya oranla daha az masraflı iş gücü ile Türkiye, yabancı yatırımcıların ilgisini çekmeye başlamıştı.

Türkiye 2002-2007 yılları arasında, ciddi anlamda mesafe kat etmeye başlamıştı. Eğitim, sağlık, ulaşım, savunma alanlarında ciddi gelişmeler oldu. İnsanlar, ülkede güzel şeyler oluyor diye düşündü. Fakat ortada bir problem vardı. Türkiye, devlete ait tüm işletmeleri elden çıkarıp kapitalizme hızlı bir giriş yaparken, orta gelirli nüfus tehlikesini göz ardı etti ya da göz ardı etmek istedi. Bu orta gelirli nüfus tehlikesi neydi peki? En basit cevabını şu şekilde verebiliriz. Misal kendinizi düşünün. Gelişmiş ülkelerdeki insanların aksine, hiçbir şeye sahip değilsiniz. Kirada oturuyorsunuz ve arabanız yok. Maddi geliriniz biraz arttığında, direkt olarak bir ev sahibi olayım, bir araba sahibi olayım diye düşünürsünüz. Yani güçlü bir tüketici olursunuz. İşte Türkiye için en büyük tehlikeyi oluşturan olgu, insanların bu tüketim çılgınlığına hızlı geçişiyle oldu. 5 yılda tüketim miktarımız o kadar arttı ki 2001 ekonomik krizine rağmen 3 milyar dolar ticaret fazlası veren Türkiye, artık cari açık veren bir ülke haline geldi. İthalat inanılmaz şekilde arttı. Bugün yıkılan ekonominin ilk temelleri, işte bu zamanda dinamitlenmişti.

Bu çılgın tüketime, yurt içinde üretilen mal ve hizmetler cevap veremediği için, Türkiye dışarıdan ürün tedarikine başladı. Her geçen gün, bir ürünün daha yurt dışından alındığını duymaya başladık hep birlikte. Peki, madem böyle bir tehlikemiz mevcuttu, o zaman neden ülke içerisinde imalat ve hizmet sektörlerinin gelişimi için yatırım yapmadık dediğinizi duyar gibiyim. Benim buna verecek tek bir cevabım var. Başkasının şeyiyle gerdeğe girmek istedi Türkiye. Yani ben elimdeki kaynakları yol, köprü, konuta harcayayım, yerli veya yabancı yatırımcıda gelsin, imalat ve hizmet ihtiyacımı karşılasın dedi. Yerli yatırımcının gücü belli. Gözünüzde Koç, Sabancı, Doğuş ve diğer nice grubu sakın ola ki büyütmeyin. Türkiye’de maddi değeri 50 milyar dolar olan tek bir şirket bile bulamazsınız. Hal böyle iken, hükümet gözünü yabancı yatırımcılara dikti ve onlardan medet umdu. Bir sürü teşvik getirdi. Dönemin ekonomi bakanı Ali Babacan, o kadar uyarıyı dile getirmiş olsa bile yinede görevini iyi yapmak adına elinden gelen çabayı sarf etti. Yabancı yatırımcıyı, bu ülkeye nasıl sokacağını iyi biliyordu ve tüm gereken işlemleri yaptı. Sonuç mu? Aşağıdaki grafikte…

Türkiye; 2006 yılında 20 milyar dolar, 2007 yılında ise 22 milyar dolar dış yatırım aldı. Ama grafikteki en güzel noktaya değinmek lazım. 2006 yılında Türkiye, gelişmekte olan ülkelere yapılan dış yatırımlarda yüzde 5’lik bir pay sahibiydi. Pastadan aldığı dilim, karnını doyuracak bir seviyedeydi. Cari açığa rağmen, Türk insanının tüketim çılgınlığından elde edilen vergiler, sürekli bir satışın olmasından kaynaklı canlı ekonomi ve GYSH’ye oranla iyi denilebilecek dış yatırım ile Türkiye büyüyordu. İşte şimdi asıl konuya geliyoruz. Hani, “Türkiye’nin gelişmesini istemeyen dış güçler” vardı ya… İşte o dış güçlerin yatırımları olmasaydı, Türkiye ekonomisinin batışı daha erken olacaktı. Çok şükür ki o dış güçler imdadımıza yetişip, yaptıkları yatırımlar ile bizi kurtarıyorlardı. Daha sonra ne mi oldu? Bu çöküşe nasıl mı sürüklendik? Artık bir cevap istediğinizi duyar gibiyim.

Yukarıdaki tabloda göreceğiniz üzere, Türkiye’ye gelen dış yatırım 2009 ve 2010 yıllarında çok azaldı. Bunun sebebi, tüm dünyada yaşanan 2009 krizi. Hani sayın Cumhurbaşkanı’mızın “teğet geçti” dediği kriz. Orada balon patlamaya başladı aslında. Ondan sonra, gelişmekte olan ülkelere gelen dış yatırımlarda payımız hep düşük kaldı. 2011 ve 2015 yılları arasında, 15 milyar dolar bandını geçmeyi başarabildik. 2016 yılından sonra tekrar geriye dönüşümüzü sağlamlaştırdık. Peki ülkeye dış yatırım neden gelmez oldu? Aslında bir çok nedeni var. En temel olanlarını şöyle sıralayabiliriz:

  • Anayasa referandumu: Listenin en başında bu maddenin olmasının sebebi önemli politik değişikliklere yol açmış olması. Yani dış yatırımcının gözünden, acaba nasıl bir Türkiye olacak sorusunun bilinememesi.
  • Ekonomi: 2016 üçüncü çeyrekte uzun yıllar sonra ilk defa daralmanın gerçekleşmesi, kurdaki değer kaybı ve özel sektörün dış borcu. Ekonomiyi yöneten birimlerin özgür olmaması. En basiti, Merkez Bankası’nın gerekli olduğu noktada faiz artışını yapamaması.
  • Jeopolitik durum: Türkiye’nin Suriye krizinin önemli oyuncularından biri olması sebebiyle çatışmalardan etkilenmesi -ki etkilenmek demek, biraz hafif tabir oldu. Türkiye, Suriye krizinde çok fazla derin hasarlar aldı. Silahlı çatışma ortamına girmesi kadar, kaldıramayacağı mülteci krizine dahil oldu. Ekonomisine ağır bir yük aldı.
  • Türkiye-AB ilişkileri: Türkiye’nin en büyük ticaret ortağı Avrupa Birliği (AB) ile ilişkilerin gerilemesi.

 

Şimdi, Türkiye’ye en çok dış yatırımı yapan bazı ülkelerden bahsetmek istiyorum. İlk olarak, portakal bıçaklayanları hatırlıyorsunuz değil mi? Şu an büyük elçimizin bulunmadığı Hollanda’yı protesto etmek istemişti arkadaşlar hani? İşte o Hollanda’dan 2010-2016 yılları arasında 22 milyar dolarlık bir dış yatırım gelmişti. Ve bu süreçte en çok dış yatırımı yapan ülke durumundaydı. Bir seçim şaklabanlığı uğruna, ilişkilerimizi mahvettiğimiz Hollanda.

Bu yıllar arasında ikinci büyük yatırımcı ise ABD oldu. Bu ülke ile alakalı zaten ilişkilerimizin ne seviyede olduğu, hepinizin bilgisi dahilinde. Yatırım miktarı 11 milyar dolardı.

Üçüncü ülke 9 milyar 760 milyon dolarla Avusturya idi. Şu an ilişkilerimizin ne durumda olduğunu merak ediyorsanız eğer kısaca şöyle özetleyebilirim, bize silah ambargosu uygulamaya başlamış bir ülke. Sebebi her ne kadar “bizi kıskanıyorlar işte” diye sizlere yutturulmaya çalışılsa da öyle değil arkadaşlar. Sebebi, Türkiye’nin artık kendi açılarından güvensiz, demokratik olmayan, İslamcı politikalarla yönetiliyor oluşu.

Dördüncü sırayı 9 milyar 540 milyon ile İngiltere alıyor. Henüz bir problemimiz yok. Ama bazı kesimlerin geliştirdiği komplo teorilerine göre, ülkede yaşanan her gelişme İngiliz derin devleti tarafından kurgulanıyor. Yani yakında onları kaçırmamız da an meselesi.

Beşinci ülkeye ise çok şaşıracaksınız. 8 milyar 985 milyon dolar ile Lüksemburg. Evet yanlış okumadınız, hani şu bir bakanımızın, “ya bunlar bizim bir ilçemizden dahi küçükler, bizi AB’de istemiyorlarmış, siz kimsiniz ya?” dediği Lüksemburg.

Liste uzuyor gidiyor. İlk beşe değinmek sanırım neden dış yatırımcının kaçtığınızı anlamanıza yetmiştir. Ha bu arada, 2017 yılını grafikte göremedik diyorsanız merakınızı gidereyim, 10.8 milyar dolar. Evet bir dış güçler etkisi var. Akp seçmeni doğru söylüyor. Ama bu dış güçlerİ Türkiye’nin tutarsız ve popülist dış politikası, güvensiz siyaset ortamı, bağımsızlıktan çok uzaklaşmış yargısı sebebiyle kaçıyor. Türkiye’nin demokrasiden çok uzaklaşan bir ülke olması sebebiyle kaçıyor. İktidar attığı her adımda, yabancı yatırımcıyı korkutuyor ve kendisinden uzaklaştırıyor artık. Şimdi bunu en basit şöyle düşünün. Sizin bir fabrika kuracak kadar paranız var. Bu fabrikayı, tehlikeli gördüğünüz, çeşitli sebeplerle diğer bölgelere göre daha az gelişmiş Hakkari’ye mi kurarsınız yoksa daha güven içerisinde gördüğünüz, kalifiye insana kolayca ulaşabileceğinizi bildiğiniz, lojistik imkanları daha gelişmiş olan İstanbul, Bursa, İzmir gibi şehirlere mi kurarsınız? Türkiye’de sanayinin dağılımına bakacak olursak, zaten çok da düşünmenize gerek kalmıyor. İşte dış yatırımcının gözünde Türkiye, Avrupa’nın Hakkari’si şu anda. Güvenlik sorunları yaşayacağı, eğitim kalitesizliği sebebiyle kalifiye personele ulaşamayacağı, hukuki bir konu olduğunda hakkını arayamayacağı, piyasaların özgür olmadığı bir ülke. Maalesef dış güçler, artık ülkemize eskisi kadar etki etmediği için bugün ekonomi sürekli uçurumdan aşağı doğru sürükleniyor.

Peki sadece dış yatırım azaldığı için bu haldeyiz? Elbette hayır. Ne demiştik yukarıda. Bir tüketim çılgınlığı vardı. Buradan gelen vergiler, bütçede cari açığın kapanmasında büyük rol oynuyordu. Dolayısıyla cari açık olsa bile, ekonomiyi yönetenler buradaki sorunu vergi gelirleri ile çözüyordu. Şimdi çöküşün asıl tetikçisine geldik işte. Elimizde bir cari açığımız var, her yıl azalan dış yatırımımız var, borçlarını ödeyemediği için yeni yatırımlara girişemeyen yerli yatırımcımız var. Peki ekonominin çöküşünü engelleyecek son iplik bağımız neydi? Tüketim çılgınlığımız.

Buna çok değinmeye gerek yok aslında. Günlük hayatınızda, fiyatların ne seviyelerden nerelere geldiğini sizler çok iyi biliyorsunuz. Maaşların ne olduğunu, en temel harcamalardan sonra ne kadar paranızın kaldığınızı çok iyi biliyorsunuz. Kredisiz hiçbir şey elde edilemez olmuşken, sosyal yaşama ayırabileceğiniz bir bütçeniz kalmamışken  artık tüketimi ne kadar az yapabildiğinizi siz çok iyi görüyorsunuz ve yaşıyorsunuz. Peki bu fiyatlar nasıl birdenbire yükseldi, neden artık paramızın bereketi yok diye düşünüyorsunuzdur. Cevap aslında çok basit. Ekonomik göstergeleriniz, siyasal durumunuz, çevrenizde yaşanan sorunlar sebebiyle kur artışını yaşadınız. Ülke içinde üreten bir ülke olamadığınız için de her aldığınız üründe dövizin etkisini derinden yaşadınız. Fiyat artışları sebebiyle de artık tüketemez hale geldiniz. Peki siz tüketemeyince ne mi oldu? Vergi gelirleri artık cari açığı kapatamaz oldu.

Bir zamanlar eldeki parayı imalata, tarıma, hayvancılığa yatırmak varken daha karlı gördükleri inşaata yatıran iş adamlarını zengin ettik. Zengin ederken bir daireyi maliyetinin çok üstünde rakamlara alırken, kredi borcuna girdik. Bir baktık ki kredi borcunu, faturaları çıktıktan sonra elde bir şey kalmadı. Aynısı kredi borcu yerine kira ödeyenler için de geçerli tabii. Hayat pahalılığı sebebiyle temel giderleri çıktıktan sonra, tüketim çılgınlığı yapabilecek durumumuz kalmadı. Bu da devletin seni vergileriyle daha fazla sömürememesine sebep oldu. İşte tam da bu noktada, zincirin son halkası da kırılmış oldu. Ekonomi artık iflas sinyallerini vermeye başladı.

Kurun rekor üstüne rekor kırması da bu kötü sinyalin, yanıp sönen uyarı lambasıydı. Fakat ekonomiyi yönetenler, bu lambanın üzerine örtü ötüp görmezden geldiler. Yani şunun gibi:

Peki ekonomi bakanı, sizce neden bir türlü ekonominin kötüye gittiğini görüp önlem almak yerine, doların yükselişini dış güçlere bağladı sizce? Dolar hızla yükselirken, deve kuşu gibi kafalarını toprağa gömdüler? Bu soruların cevabı çok basit aslında. Mahvettikleri bir ekonomiyi halka anlatırlarsa kaybedecekleri aşikardı. Çünkü iktidarın seçmen kitlesine bakarsak, onlar için kişi hak ve hürriyetlerinin çok önemli olmadığını, daha çok maddi meselelere odaklandıklarını görürsünüz. Yani bir Akp seçmeni için, bu ülkenin Eurovision şarkı yarışmasında temsil edilmemesi filan bir şey ifade etmez ya da insanların düşünce özgürlüklerini kullanıp, sosyal medyada görüşlerini yazmaları sebebiyle tutuklanmaları. Onlar ekonomiye bakarlardı. Bakın bunu iktidar seçmenini aşağılamak için yazdığımı düşünmeyin zira herkesin hayata bakış açısı farklıdır ve bir konu hakkındaki değer yargıları, öncelikleri farklıdır.

Her neyse, işte bu yüzden hiç bir sorun olmadığına, aksine ekonominin şahlandığına, dolarda kur artışının spekülatif olduğuna, dış güçlerin ülke üzerindeki hain planlarına halkı inandırmaya çalıştılar. Millet yedi mi? Evet yedi. Hem de büyük bir yüzdeyle, bu yalanlar yeniliyor maalesef.

Tabii ortada bir gerçek var. Ben ne kadar gerçeği anlatmak istesem de halen aksini iddia edip, ayak üstü beni vatan hainliğiyle suçlayacaklar vardır. Bu arkadaşlar beni boş versin. Ben şimdi sizlere veda ediyorum ve sizi sayın Cumhurbaşkanı’mızın bu konu hakkındaki görüşleriyle baş başa bırakıyorum. Kalın sağlıcakla…